Öncelikle, şunu bilmenizi isterim ki, bu satırları yazdığım yer bir mezarlık. Evet, yıllardır bu mezarlıkta yaşıyorum. Belki kulağa tuhaf geliyor, belki de karanlık bir şaka gibi duruyor. Ama değil. Mezarlık, benim yuvam oldu. Toprak altındaki hayatların sessizliğiyle nefes alıyorum; soğuk taşlar arasında huzuru buldum. Burada, bu sessizlikte, her şey daha gerçek, daha yalın. Kimse acele etmiyor, kimse bir yere yetişme telaşında değil. Zaman, bu topraklarda asılı kalmış gibi ve ben de bu durağanlıkta kendi hikâyemi yazıyorum. Ama yalnız değilim. Yanımda iki ev arkadaşım var. Milya ve Zana. Biz, bu mezarlıkta yaşayan üç kişilik küçük bir aileyiz. Onlarla nasıl tanıştım, hayatlarımız nasıl kesişti, hepsini size anlatacağım. Çünkü fark ettim ki, hayatın anlamını bulmak bazen en beklenmedik yerlerde, en sıradan anlarda gerçekleşiyor. Hayatın anlamını arayan, sorgulayan herkesin bir dönem mutsuzlukla flört etmesi kaçınılmazdır. Mutsuzluk sizi yüzeye çıkarmaz; tam tersine derinlere çeker. Ama o derinlerde saklanan gerçekleri bulduğunuzda, yüzeye geri dönmek istemezsiniz. Belki de bu yüzden buradayım, mezarlıkta. Sessizliğin, huzurun ve acının iç içe geçtiği bu yerde, kendi yolumu bulmaya çalışıyorum. Bu hikâye, mezar taşlarının arasında, sessizliğin yankılandığı bir dünyada geçiyor. Her şey sıradan gibi görünse de bu sessizlik içinde o kadar çok şey saklı ki... Kim bilir, belki de gerçek yaşam, mezar taşlarının arasında başlar.